George Orwell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
George Orwell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2016 Çarşamba

1984 (Nineteen Eighty-Four)
George Orwell
Sayfa Sayısı: 350
Çevirmen: Celal Üster
Can Yayınları
57. Basım, Kasım, 2016
--

“Proleterler insan,” dedi sesini yükselterek. “Biz insan değiliz.”  (s.183)

Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir. (s.94)

  Popüler olan her şeyi tüketmek garip bir haz duyuyoruz çünkü beyinlerimizin başkaları tarafından kontrol edilmesi bize garip bir haz veriyor. Kitap alacağımız zaman ilk olarak koşa koşa çok satanlara doğru ilerliyoruz çünkü sürüden bağımsız olmak demek, özgürlüğe sahip olmak demektir ve biz özgür iradeden tiksiniyoruz.

  Açlık Oyunları’nı istediğimiz için okumuyoruz, Dövüş Kulübü’nü sevdiğimiz için izlemiyoruz veya McDonalds’a güzel yemekleri olduğunu düşündüğümüz için gitmiyoruz. Uyuşturulmaktan zevk aldığımız için yapıyoruz bunu, farkındalık boyutumuzun yerlerde sürünmesi bizi iyileştiriyor ve böylelikle beynimizi kullanmamış olmaktan büyük bir haz duyuyoruz.

Hayatında ilk kez, bir şeyi gizli tutmak istiyorsan onu kendinden de gizlemen gerektiğini anlıyordu. (s.305)

  Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü okuduktan sonra sanal veya reel ortamlarda çokbilmişlik taslamak da epey hoşumuza gidiyor. Okuduktan hemen sonra Facebook/Instagram/Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde “yaa çok etkilendiim benn, artıkk farklı bir insaan olucam .ss” tarzı söylemleri yaparak büyük bir ironi oluşturuyoruz aslında. Ertesi gün de hiçbir şey olmamış gibi Starbucks’a giderek entellik taslayabiliyoruz. O kadar ikiyüzlüyüz ki, kitabın eleştirdiği şeyi anlamış gibi yaparak bir nevi yönünü bile saptırabiliyoruz.  Oysa ki ne demek istediğine dair en ufak bir fikrimiz bile yok.

  Kitap bir nevi karşı ütopya sunuyor bize, yani distopya. Bireysellik tamamen yok olmuş, özel hayat diye bir şey kalmamış, maneviyatınız sömürüye kurban gitmiş ve yapmanız gereken tek şey itaat etmek olmuş. Çünkü Büyük Birader sizin her hareketinizi izliyor, her söylediğinizi duyuyor ve hatta bir nevi düşüncelerinize bile hak iddia ediyor.

  Bu kitap bir ülkeyle bağdaştırılsa tarzı bir yoruma genellikle Kuzey Kore adı altında cevap veriliyor. Tamam, doğruya doğru, ama siber ortam bu kadar meşhur olduktan sonra hangimizin böyle olmadığı tam olarak söylenebilir? Yaşadığımız ülkede, Türkiye’de ise bu kitaptan tamamen bağımsız bir konum geçerli kılabilir miyiz kendimize?

Büyük Birader’in gözleri paranın üstünden bile sizi izliyordu. Paraların, pulların, kitap kapaklarının, bayrakların, posterlerin, sigara paketlerinin üstündne... her yerden. Hep sizi izleyen o gözler ve sizi sarıp kuşatan o ses. Uykuda ya da uynaık, çalışırken ya da yemek yerken, içeride ya da dışarıda, banyoda ya da yatakta... kaçış yoktu. Kafatasınız içindeki birkaç santimetreküp dışında, hiçbir şey sizin değildi. (s.39)

  Winston, Julia’yla tanışır. Ondan korkar ilk başta ama bulduğu notta Julia ona sevgisini itiraf etmektedir. Buluşurlar, severler, tutkuyla bağlanırlar ve aşık olurlar. İnsanların birbirini arzulamasının yasak olduğu bir ortamda yakalandıkları an sonlarının geleceklerini bilmelerine rağmen arkalarına bile bakmazlar. Sonu ise pek hayalimizdeki gibi olmaz. Winston işkenceye uğrarken Julia’yı ispiyonlamış, ne yapacaksanız ona yapın, demiştir. Julia da aynı şekilde karşılık vermiştir ve fiziksel acının insanlar üzerinde oluşturduğu en yüksek zarar seviyesi görülmüştür.

Jula, birden, “Sana ihanet ettim,” deyivermişti.
“Sana ihanet ettim,” demişti Winston da. (s.316)

“İnsan insana nasıl hükmeder, Winston?”
  Winston, biraz düşünüp, “Açı çektirerek,” dedi. (s.290)
  
  Burada değinmek istediğim birkaç nokta var. Sevgi her şeyden üstündür, cümlesini her daim sapına kadar savunurum ama olayları okurken ön yargılarım paramparça oldu. Evet, sevgi çok büyük ve kuvvetli bir şey, birçok engeli aşabilir ama işkenceyi ve acıyı ne kadar aşabileceği malum. Bu kadar baskıcı bir ortamda sevdiğiniz kişinin canının yanmasını isteyecek kadar bencilleşmek ise bir o kadar da ürkütücü. İnsanın doğasının vahşiliği biraz da burada görülüyor işte.

  Otoriteye karşı çıkmak için birtakım faaliyetlere girişiyor Winston, ama yakalandığında ise ona bu yolda eşlik edenler tarafından sırtından bıçaklanıyor. Çoğu zaman olan şey bu değil mi zaten? En güvendiğimiz insanlar, bizi en iyi tanıyanlar, bizi en çabuk yaralayabilecek ve canımızı yakabilecek özelliğe sahiptir. Çünkü her şeyimizi bilirler.

  Celal Üster’in de dediği gibi, bizi pes ettiren şeylerden bir tanesi, “Elalem ne der?” anlayışı. Bu sadece kitaba özgü bir şey elbette değil, özellikle şu anki dünyamızda toplumun insan üzerindeki etkileri daha iyi saptanabiliyor. Bir şey yapacağız, deli gibi istiyoruz ama “haydaa, onlar ne der” moduna giriyoruz. Winston’u baskı altında tutabilecek kapasiteye sahip kişiler (kişiliksizler belki de) olmasaydı, ilerlediği yol şu an için çok daha farklı olabilirdi.

 Sevdiğim diğer bir şey ise sizde büyük bir afallama yaratması. Bu tarz kitapları okumayı seviyorum ama okurken bir tahminde bulunmuyorum, çünkü sonunun pek şaşırtıcı olamadığı kanısında oluyorum. Genelde beklediğim de oluyor ama bu kitap genellemelerin dışında. İhanet eden o iki kişiyi öğrendiğim zaman geçirdiğim şok paha biçilemez. Mutlu bir son da beklediğim pek söylenemezdi fakat böylesine vurucu olduğunu zerre tahmin etmemiştim. Ağır bir şok dalgasının altında hiçliğe karışıverdim galiba.

  Günce tutamazsınız, asla. Bunu yapmak yasadışı değil, yasadışı diye bir kavram yok ama ölüme mahkum olmanız ve işkence görmeniz kaçınılmaz. Düşünemezsiniz. Partiye karşı çıkmayı, Büyük Birader’e karşı en ufak bir nefret beslemeyi aklınızdan bile geçiremezsiniz. Bu yasadışı değil, direkt ölüm olarak sicilinize işleyecektir. Eğer bir siciliniz varsa tabi.

Düşüncesuçu, ölümü gerektirmez: Düşüncesuçununn KENDİSİ ölümdür. (s.40)

  Bir de şu var. Winston ve sahte yandaşları konuşurlerken bunlar soruyorlar işte:

“Peki, çıkarlarımız bir çocuğun yüzüne kezzap atmayı gerektirirse, bunu yapmaya hazır mısınız?

“Evet.” (s.191)

  Winston’un verdiği cevap pek çoğumuza aşırı derecede vahşi görünmüştür, çünkü bana öyle göründü. Bütün engelleri aşarak bir şeylere ulaşmayı hedeflesek bile masum insanlara, özellikle de çocuklara zarar vermek iğrençlikten başka bir şey değildir.

  Ama,

  Ama. Ama. Bir ama var tabi ki. Winston yakalanıp Sevgi Bakanlığı’na (aslında nefret) götürülüp hücreye tıkılıdığında bir adamla karşılaşıyor. Bu adamın ölmek için sırada beklemesinin nedeni de, uykusunda Büyük Birader’den nefret ediyorum, diye sayıkladığı sırada 7 yaşındaki ufacık kızı bunu duyuyor ve yetkililere ihbar ediyor ve adam neredeyse ölüme mahkum. Sonra da diyor ki, demek ki iyi bir evlat yetiştirmişim ki beni şikayet etmiş, kendimden utanıyorum ve kızımla gurur duyuyorum.

  Bu o kadar büyük bir ironi ki aslında, siz anlayın.


  “SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CAHİLLİK GÜÇTÜR.”

29 Ekim 2016 Cumartesi

Hayvan Çiftliği (Animal Farm)
George Orwell
Sayfa Sayısı: 152
Çeviren: Celal Üster
Can Yayınları
İstanbul, Ocak 2016, 45. Basım
**

  Son zamanlarda beğeneceğimi okumadan hissettiğim kitapları tercih ediyorum, ve şu ana kadar hiçbirinde hayal kırıklığına uğramadım. Bunu baştan hissetmek ne kitabın değerini azaltıyor, ne de merak duygusunu eksiltiyor. Aksine olayları merak ettiğim için daha da sıkı, sımsıkı bağlanıyorum onlara. George Orwell okumak için de içimdeki merak duygusu kabardıkça kabarmış, ilk fırsatta bir kitabını alıvermiştim. Bu da Hayvan Çiftliği oldu tabi ki, hem konusu ve hem de sayfa sayısının azlığı nedeniyle başlangıç için fena bir kitap olmayacağı kanısına vardım.

  Okuduğum en ilginç kitaplardan birisiydi. Bir kere yazarın zekasına hayran kalmamak elde değil, saygıyla selamlıyorum bundan dolayı kendisini. Eleştiriyi böyle bir yöntemle yapmak, kitabın su gibi akıp gitmesi, içine oturtulmuş ince ama derin anlamlarla dolu, dopdolu ve zengin bir kitap halini almasından ötürü okuyucunun büyülenmesi kaçınılmaz hale gelmiş.

  Bay Jones, bir çiftlik sahibi ve orada yaşayan bazı hayvanlar var. Hayvanlar, yaşadıkları yaşam koşullarından rahatsızlık duyuyor, Koca Reis denilen bir domuzun da bu fikri vererek tetiklemesiyle bir isyan başlatarak Bay Jones ve yandaşlarının elinden çiftliği alarak kendi düzenlerini kuruyorlar. Başlarda her şey kusursuz; eşitlik, adalet hakim, artık yedikleri ürünler daha bol, daha şanslı gibiler ama sonrasında, en zeki olarak adlandırılan takım, domuzlar, yönetimi ele geçirerek zamanla Bay Jones’un yanlarında melek gibi kalabileceği bir düzen kuruyor, hayvanlar için cehennem de işte o zaman başlamış oluyor.

  Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır. Özgürlük, değerli olduğu ölçüde kırılgandır da... (s.15-Celal Üster)

  Yavaş yavaş her konuya değinmek istiyorum ama önceliği sürü psikolojisi ve sorgulamaya vereceğim. Kitaptaki neredeyse her ayrıntı üzerinde düşünülmüş ve biz de okurken bunları değerlendirerek kapıları yavaş yavaş açabiliyor ve anlamlandırabiliyoruz bazı şeyleri. Koyunların, domuzlara itaatlerini belirtmek için devamlı mee-mee sesleri çıkartıp o klişe cümleyi (DÖRT AYAK İYİ, İKİ AYAK KÖTÜ) söylemeleri aslında gerçekte de kullanılmakta olan koyun sürüsü tabirini önümüze sunuyor. O ne derse, doğrudur; ne yapsa, doğrudur; ne söylese, haklıdır ve eğer sen ona karşı çıkacak olursan, ayvayı yedin.

  Bu dünyada açlık ve yokluk içinde yaşıyorlardı; başka bir yerlerde daha iyi bir dünyanın bulunmasından daha doğru, daha anlaşılır ne olabilirdi? (s.128)

  Zamanla kuralların değişmesi olayı var ayrıca. Gözlerinin önünde, değişiyor, farklılaşıyor, farkındalar ama görmemezlikten geliyorlar, yanlış hatırlamaya getiriyorlar olayı çünkü işlerine ancak bu geliyor. Sorgulamalardan, düşünmekten milyarlarca ışık yılı uzaktalar. Bu da bir nevi toplum baskısının, dayatmanın sonucu, onlara da suçu atmak, kolaya kaçmak istemiyorum çünkü, baskı, kocaman bir insan ırkını paçavra gibi atmak için en etkili yöntemdir, her şeyi mahvedebilir, her şeyi yok edebilir.

  İşte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan. Tek gerçek düşmanımız İnsan’dır. İnsan’ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden. (s.24)

  Tehlikeli bir kitap, gerçekten öyle. 1945 yılında basılmış ama günümüz ile olan benzerlikleri ürkütücü. Bu gelecek miydi, var olanın devamı mıydı yoksa? Aslında anlatılanlar çok tanıdık, aşırı hem de. Günümüz Türkiyesi ve kitap. Okuyup analiz edince, hatta analize bile gerek yok, direkt, doğrudan bir şekilde yüzümüze çarpılmış gerçekler. Tabi biliyoruz ki, bakmakla görmek aynı şey değildir.

Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir. (s.141)

  Yazıldığı dönemde Sovyetler Birliği’ne ithaf olmuş bir kitap, önceden bu bilgileri bilebilmek okurken algımızın daha da açık olmasını sağlıyor ve taşı gediğine oturmak terimi sanırım burada devreye giriyor. Sonradan öğrendiğim bilgilere göre:

  Bay Jones: Son Rus Çarı
  Koca Reis: (devrimin ilk tohumlarını atan kişi)  Karl Marx
  Boxer: (devamlı, devamlı çalışan bir at) işçi
  Snowball: (Stalin’e muhalifliği nedeniyle kovulan kişi)  Troçki
  Napolyon: (iktidarı ele geçirip kendi halkına zulmeden bir domuz)  Stalin
  Squealer: (tüm hayvanlara kendini dinletebilen, devamlı yalan söyleyen bir domuz) Pravada gazetesi
 Fredericks: Hitler’in romandaki karşılığı
  Moses: (devamlı öyküler, ve toz pembe hayallerle dolu bir kişilik)  Kilise veya din

  Muhteşem, gerçekten öyle. Kitaptaki hiçbir karakter öylesine yazılmış değil, hiçbir söz boşa söylenmiş değil. Hepsi birçok şeyi temsil ediyor, birçok şeyi simgeliyor. Özellikle Moses’ın verdiği, yani ona ithaf edilen anlam beni şoka uğrattı.

  Snowball, “Bak yoldaş,” demişti, “Senin onsuz edemediğin kurdele, köleliğin simgesidir. Özgürlüğün kurdelelerden çok daha değerli olduğunu kafan almıyor mu?” (s.31)

  Okuduğum bir yorumla farkına vardığım üzere sadece bir komünizm eleştirisi yok, aynı zamanda kapitalizm eleştirisi de var, iki taraf da savunulmuyor aslında ve bir paradoks izlenimi veriyor bana. Hangisinin doğru olduğunu veya birisine doğru kelimesini yapıştırmak maalesef çok zor.

   Tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğum da. (s.20)

  Pek çok şeyin de aslında insanın zorbalığından, kötülüğünden ve vahşetinden kaynaklandığı gün gibi açık. Kendini dünyanın efendisi, her şeyin sahibi olarak görüyor, en küçücük şeyin bile kendisine ait olduğunu iddia ediyor. Doymak bilmeyen bir açgözlülük ve hırsla sarılı çünkü. Tarihteki soykırımlar, Kızılderililere uygulananlar, Şef Seattle’ın mektubunu okuduğumuzda işte bize dediği gibi: Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

  İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir. (s.24)

  İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez. (s.26)

  Bu tarz kitapları birkaç senede bir yeniden okumak lazım ki, sarsılalım, silkinelim, kendimize gelelim ve modern dünyanın ne kadar rezil bir yer olduğunun farkına varabilelim, unutmayalım, bakmakla görmek aynı şey değildir.