1 Ağustos 2017 Salı


Türkü Söylüyor Otlar (The Grass is Singing)
Doris Lessing
Sayfa Sayısı: 240
Çevirmen: Fatma Aylin
Can Yayınları
1. Baskı (?), 1983, İstanbul

Kitap hakkında ayrıntılı bilgi içerebilir!

Elimdeki baskısı o kadar eski ki, bunu hissetmek beni çok mutlu ediyor. Hediye olduğunu bilmek de bambaşka zaten. Daha önceki yorumum kısaltılmış İngilizce versiyonu için yapılmıştı, sonunda orijinalini de okumuş bulunmaktayım, huzurluyum, mutluyum. Kavuşalı sekiz ay oldu aslında, canım İngilizce öğretime bu mükemmel hediyesi için de –tekrardan- çok ama çok teşekkür ederim.

  Yazarın harikulade bir dili var, okumak bu sayede çok akıcı oluyor ve kendinizi tamamen kitabın içinde bulabiliyorsunuz. Kitap, günümüzdeki adı Zimbabve olarak bilinen çoğunluğu siyahlardan oluşan ancak yönetme gücü beyazlarda olan Rodezya’da geçiyor. Mary, sorunlu bir çocukluk yaşamış ve bundan dolayı da erkeklerden kaçan, evlilikten uzak duran cıvıl cıvıl, hayat dolu ve çekingen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Otuzlarına geldiğinde ise bir gün çok yakın olduğu kız arkadaşlarının onun hakkında dedikodu yaptığını işitiyor. Klasik toplum baskısı burada çok güzel bir şekilde işleniyor ve Mary bundan ötürü büyük bir utanç duruyor, hakkında söylenenleri duyduğunda neredeyse yıkılıyor. Sonra da bu yorumlardan kaçıp kurtulmak için Dick Turner adında, kendisine ilgi gösteren ilk erkeğin kucağına atlıyor ve uzun yıllar hayatını sürdürdüğü kent hayatından çiftlik hayatına geçiş yapıyor.

   Tabi ki bu geçiş onun için koskocaman bir yıkım oluyor. Dick, tamamen insanlardan izole bir hayat sürerken Mary de ne yazık ki ona ayak uydurmak zorunda kalıyor. Aşırı derecede sıcak havalarda, çatısız bir evde kendini oylamaya çalışırken yavaş yavaş da delirme raddesine geliyor. Yapacak, oyalanacak hiçbir şey, iletişimde bulunacak kimse yok çünkü. Evine hizmetçi olarak gelen siyahi adamlarla bir arada bulmaktan dolayı da ayrı bir iğreniyor, vakit buldukça onlara eziyet ediyor ve kovuyor. Yavaş yavaş da yıkıma geçiyor tabi ki, ta ki siyahi bir hizmetçi olan Musa gelene kadar. Bu Mary’nin hem yeni bir başlangıç yapmasını sağlıyor, hem de sonu oluyor.

  Yazarın değindiği önemli konular ataerkil sistemin kadın üzerinde uyguladığı şiddet, toplum baskısı, siyah-beyaz ayrımcılığı, ırkçılık ve sömürgecilik. Mary çocukluğunda babasının tacizine maruz kalarak hayatı boyunca tensel ve duygusal temaslardan var gücüyle kaçıyor. Toplum baskısına tutulduğu anda da, insanlar onu evlenmeye zorluyor. Uzun yıllar saklamaya çalıştığı yarası tekrardan kanamaya başlıyor. Bulunduğu ülke zaten ırkçılığın ve ayrımcılığın hat safhada olduğu bir yer, kentten köy hayatına düştüğünde de işte kendini her şeyin tam ortasında buluveriyor.


  Burada kötü bir kadın, kötü bir ev sahibi, vahşi ve deli bir kadın olarak adlandırılan Mary Turner suçlu değil, kurban aslen. Kitabın en sonunda, yazar ataerkil sistemi bir kez daha gözümüze çarparak, Mary’nin, siyahi olmasına rağmen bir erkek tarafından öldürülmesini de sarsıcı bir şekilde okuyucuya sunuyor. Betimlemeleri ve anlatımıyla, özellikle böyle zor bir konuyu bu kadar etkileyici bir şekilde işlemesiyle Doris Lessing’i sevgi ve hayranlıkla selamlıyorum. Okuma şerefine eriştiğim için çok gururluyum, bin kez tavsiye ederim. 

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Amok Koşucusu (Der Amoklaufer)
Stefan Zweig
Sayfa Sayısı: 60
Çevirmen: Nafer Ermiş
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
3. Baskı, Nisan 2017, İstanbul

Satranç ile tanımıştım Zweig’ı, sonra yeniden bir okuma isteği duyunca da Amok Koşucusu’yla devam ettim. Anlatıcımız yine meçhul kitapta ve öykü Satranç’taki gibi yine bir gemide geçiyor, bu açıdan rahatça bir kıyaslama yapabileceğimi düşünüyorum.

  Bir doktor kendisinden yardım isteyen zengin bir kadının bu teklifini geri çevirmek zorunda kalır, kadının ona yansıttığı kibirli tavırlar yüzünden öfkeye kapılmıştır. Kısa süre içinde kadını kendince bir saplantı haline getirir ve reddedişine pişmanlık duyarak kadını arama çabalarına girişir. Bunun sonucunda da öldürücü bir delilik olarak bilinen amokun etkisi altına girecektir.

  Kitabı sevdim, hatta  Satranç’tan bir tık daha çok sevdim. Özellikle Zweig’ın başlarda yaptığı gökyüzü betimlemesini kafamda çok rahat bir şekilde canlandırabilmem, onun kaleminin ne kadar bambaşka olduğunu gösterdi bana. “Gökyüzü pırıl pırıldı. İçinde bembeyaz uçuşan yıldızlara göre karanlıktı ama yine de pırıl pırıldı; sanki orada muazzam bir ışığı örtmekte olan kadife bir perde vardı, sanki parıldayan yıldızlar sadece o perdedeki delikler ve yırtıklardı, o anlatılmaz aydınlık da oralardan sızıp öyle parlıyordu.” (s.3)


  Konunun çok sarsıcı olduğunu düşünmüyorum. Lakin betimlemeleri olsun, kendine has dili olsun, okuyucuyu olayların içine çekebilme kabiliyeti olsun, bunlar kitabı etkileyici bir edebi metin haline getiriyor. Psikolojik tahlilleri ve hayal gücü çok yüksek bir yazar Zweig, hafiften de intiharının görünmez izlerini yansıtmış kitaba. Bu kitapta işlediği saplantı, hastalık, yalnızlık ve ölüm gibi konular da onun yansıması gibi geliyor bana. Takıldığım tek nokta kimi zaman çok abartılı bir tavır izleyerek doğallıktan uzaklaşması. İlişkileri yazarken yeterince gerçeğe dönememesi gibi bir izlenim alıyorum, kimi zaman bu çekici gelse de, kimi zaman da birtakım şeyleri yapaylaştırıyor. Belirgin olarak da öykülerini okumaktan hoşlanıyorum ve canım bir şey okumak istemiyorken bilen Zweig okumak beni her daim o durumdan kurtarabiliyor. 

30 Temmuz 2017 Pazar

Görünmez Canavarlar (Invisible Monsters)
Chuck Palahniuk
Sayfa Sayısı: 240
Çevirmen: Funda Uncu
Ayrıntı Yayınları
10. Baskı, Ekim 2016, İstanbul

Not: Yorum, kitap hakkında ayrıntılı bilgi (spoiler) içerebilir!

Harikulade bir kitap, Dövüş Kulübü’nden daha çok sevdiğimi söyleyebileceğim kadar iyi. Çok iyi. Yazarın Dövüş Kulübü’nde kastığı aforizmaları bu kitapta o kadar da göstermemesi daha bir doğallık ve içtenlik ve etkileyicilik katmış. Dağıtıcı bir şeydi.

  Yazar, tüketim toplumunun kurbanlarını ele almış ve her iki bireyi de aynı açıdan değerlendirmiş aslında, sevginin tahtını ilginin alması ve bunun sonucu. Kız kardeş çevresinden deli gibi ilgi görür ve erkek kardeş de aileden gelen ilgiyi toplar ve bunun sonuncunda da görünmez canavarlara dönüşürler. Bu canavarlar somut olabilecek ancak somutlaştırılamayan bu kavramı (ilgi) sonsuz bir açlıkla tüketir ve ruhlarını bu şekilde de beslerler, ancak her daim açtırlar. Çünkü bu kavram, onları içten içe kemiren zehirli bir üründür aslında.

  Toplumun her yaptığımız şeye müdahale etmesi, devamlı olarak kusursuzlaştırılmaya çalışılmamız, bize ait hiçbir şeye sahip olmamız da değinilen (daha da) önemli bir konu aslında. Sandığımızın aksine yaşamımızda kendimize ait ne kadar az karar verdiğimizi, aykırı görüşlerin toplum tarafından nasıl asimile edildiği ve yolumuzu bizim değil, başkalarının çizdiği de çok rahat bir şekilde gösteriliyor. Dedikodu, eleştiri, her şeye yorum yapma açlığı, “bilmiyorum” diyememek.

    Yazarın yazım tarzına zaten hayranım, yaptığı ters köşeler ise beni benden aldı. Son yüz küsür sayfada art arda patlattığı bombalar kitabın etkileyiciliğine ayrı bir sersemleticilik katmış. Bağımsızca anlatılan kısımları en sonunda rahatça bütünleştirerek gözünüzde canlandırmakla yerli yerine oturuyor her şey. Tokat yemiş gibi olmak demek tam olarak bu. Bir gün, bir daha okuyacağım.


“Benim hiçbir şeyim orijinal değil. Ben bildiğim tüm insanların ortak çabasıyım.”

27 Temmuz 2017 Perşembe

Da Vinci Şifresi (The Da Vinci Code)
Dan Brown
Sayfa Sayısı: 495
Çevirmen: Petek Demir
Altın Kitaplar
45. Basım, Nisan 2005, İstanbul

Yok, beğenmedim ben hiç bu kitabı. Senelerdir duyduğum ve bu kitap için, yazar için sunulan methiyelerin aslında içi boş birtakım laflardan farklı olmadığını anladım. Simyacı gibi, Kürk Mantolu Madonna gibi, Küçük Prens, Uçurtma Avcısı gibi bu kitap da, abartılmaktan vazgeçilmeyen, sürekli olarak göklere çıkartılan ve objektif yorumlardan uzak olarak sürü psikolojisi içinde değerlendirilen eserlerden birisi. Tamam, sürükleyici olabilir, güzeldir, keyifli vakit geçirtir ama bu kadar da abartılacak bir şey göremiyorum ben.

  Dan Brown’un sürekleyici bir yazım tarzı var, insanlık da gizemli şeylere abartılı bir çekim duyduğu için ekstra bir okunma oranı kazanmış. Ben ise güzel bir kurgu göremedim bu kitapta, sürükleyici olmaktan başka bir cazibeye sahip olamamış –ki kimi yerde de sıkılan ve dudak büken biri olarak belirtiyorum bunu.

1. Ana karakterlerin –Sophie ve Robert- kavrayışları o kadar geç ki, okurken çok fazla irite oldum. Bir de sanki çok zekilermiş gibi davranılmış ya, güldürücü bir şey bu. Ya birisine dank ediyor, ötekine açıklayınca ‘haa’ şeklinde bir cevap sunuyor. Ötekinde jeton düşünce, bu sefer diğeri aynı tepkiyi veriyor ve en ufak şeyleri idrak etmekte güçlük yaşıyorlar. İlginç.

2. Aşırı tesadüfi bir hava sezdim kitapta. İçlerinde bulundukları arap saçına dönmüş durumlardan –ne hikmetse- devamlı kurtulmayı başarıyorlar. Yazarın heyecan katmak için devamlı ama devamlı uyguladığı gereksiz bir taktik olmuş. Bilgi birikimi, titiz çalışma ve emek gerektiren bir konuyu seçmiş olabilir yazar, lakin işleniş kötü.

3. Son kısımlara doğru kitabın o tekdüzelikten kurtulduğunu hisseder gibi oldum, mesela sırların açığı çıkışı vs. Ancak sonu tıpatıp aynı bir Türk filmi gibi olmuştu. Tesadüfler ve tesadüfler, biraz duygusallık, sırrın açığı çıkışı gibi konular basit ve üstünkörü olmuş, sırf okuyucunun şaşkınlık ve hüzün duyguları kabarsın diye de gereksiz birtakım çabalara girişilmiş. Olmamış.

  Elbette zevkler ve renkler tartışılmaz, ama ben bu kitapta da bu kadar abartılmaya değer bir şey göremiyorum. Bu kadar satmasının sebebinin de ne olduğunu merak ediyorum açıkçası, derin gibi görünen ancak yüzeysellikten öteye geçemeyen bir kitap olmuş.


  Belki siz beğenirsiniz.

25 Temmuz 2017 Salı

Lontano (Lontano)
Jean-Christophe Grange
Sayfa Sayısı: 655
Çevirmen: Tankut Gökçe
Doğan Kitap
30. Baskı, Haziran 2016, İstanbul

Siyah Kan’dan daha vasat, katil aceleye gelmiş gibi ve olay örgüsü yeterince tatmin edici değildi. Buna rağmen Grange yine harika bilgi birikimi ve büyüleyici hayal gücünü konuşturarak su gibi akıp giden, kimi yerde okuyucuyu heyecandan titreten bir eser çıkarmış ortaya.

  Uzun yıllar önce Kongo’da “Çivi Adam” lakaplı bir seri katil ortaya çıkıyor ve sonunda Gregorie Morvan adlı bir Fransız tarafından yakalanıyor.  Günümüzde ise Çivi Adam’la birebir örtüşen, onun cinayetlerini tamamen taklit eden başka birisi ortaya çıkınca, Fransa-Kongo-Belçika arasında bir kovalamaca başlıyor.

  İnternette pek çok kez değinilmiş, ben de hemfikir olduğumu ifade etmek için tekrar belirteyim: Grange son yazamıyor. İlk Siyah Kan’da hissetmiştim bunu, Lontano’da da doğrulandı. Kitabı bitirince içinize sinmeyen bir şeyler olduğunu hissedebiliyorsunuz, seri olmasını bilmenize rağmen de kurtulamıyorsunuz bu abuk şeyden. Bunun dışında hisse senedi, Kongo’yla ilgili bölümler vs. gereksiz uzatılmıştı ve o kısımları okurken sıkıntı çektim. Muallakta kalan sonuyla da ikinci kitap müjdelenmiş, geçenlerde Kongo’ya Ağıt adıyla Doğan Kitap’tan çıktı zaten.


  Kitapta özellikle dikkatimi çeken kısım yarattığı bireyler ve aile ilişkileri oldu. Karakterlerin her birinde kendimden parçalar buldum, yakın hissettim ve bu yönüyle de ayrı bir zevk aldım. Tahminlerimin yüzde ellisi doğru çıkarak burun kıvırmamı sağlasa da, yine de sürprizli kısımların bazıları beni etkiledi. İkinci kitabı okur muyum, bilmiyorum.