30 Nisan 2017 Pazar

Suç ve Ceza (Prestupleniye i Nakazaniye)
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Sayfa Sayısı: 687
Çevirmen: Mazlum Beyhan
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
18. Baskı, Mart 2016, İstanbul

4 günde bitirdiğim başyapıt, nisan ayının son kitabı. Dünya üzerinde yazılmış, gelmiş geçmiş en iyi, en sarsıcı eserlerden bir tanesi. Raskolnikov başarılı bir üniversite öğrencisidir ancak maddi yetersizliklerden ötürü hukuk öğrenimi bırakmak zorunda kalır. Paranın ne olduğunu bile bilmeyen insanlar bunun üzerinde ahkam keserken, Raskolnikov da tefeci ve bir tesadüf eseri orada olan tefecinin kız kardeşini baltayla keser. Kitap, Raskolnikov’un psikolojisi, reddedişi, itirafları, cezaevindeki durumu ve geniş anlamda bu karakterin ruhsal dünyası üzerine kurulmuş bir edebi harikalar diyarıdır. Bu cinayetler onun sonunu getirirken, aynı zamanda yeni bir başlangıç da yazacaktır.

  Karakterlerin bu kadar özenle işlenişini barındıran ve bir klasik olmasına rağmen sürükleyiciliğini koruyabilen, son sayfaya dek merak ettiren o güzelim kitaplardan bir tanesi. Raskolnikov’un sancılı süreci harika bir şekilde kaleme alınmış. Cinayet işlemeden önce kontrolü elinde tutabileceğini zannederken, bir anda her şey birbirine giriyor ve bu onun sonu oluyor. Halüsinasyonlar, kabuslar sarıyor etrafını, ölmeye bile mecali kalmıyor bir süre sonra. İşlediği cinayet de hiçbir zaman para için olmamıştır, kendisini ne kadar zorlayabileceğini, dünyaya yararının aksine zararı olan insanların süpürülmesini adil bularak öldürür, bir Napolyon olabilecektir zira. Belki çektiği sancılar tefeciyi öldürmekten değil de, masum bir insanı, kız kardeşi öldürmenin getirdiği ağırlıktır. Her birimiz biraz da olsa Raskolnikov’uz aslında.


  Beni en çok etkileyen sahnelerden bir tanesi ise Svidrigaylov ve Sonya’nın arasında geçen olay, ve Svidrigaylov’un intiharı oldu. İntihar etmeden önceki son sözü: “Söyle onlara, ben Amerika’ya gidiyorum,” olmuştur. Katerina Ivanova var sonra, ailesine, çocuklarına, üvey çocuğuna dahi düşkünlüğü ve asla onlardan vazgeçmemesi çok sarsıcıydı. Yazarın betimlemeleri ve suçlu psikolojisi üzerine yaptığı yorumlara ise diyecek söz yok. Okuyalım, okutturalım.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali
Sayfa Sayısı: 160
Yapı Kredi Yayınları
85. Baskı, Mart 2017, İstanbul

Çok etkileyiciydi. Okumamak için direnip duruyordum çünkü herkesin elindeydi, tüm insanlar sanki bu kitabı okumak üzerine harekete geçmişti ve kahve+ kitap fotoğraflarının vazgeçilmezi konumundaydı. Bu da beni rahatsız ettiği için gördüğüm yerde süratle kaçıyordum. Okumakta geç kaldığım o leziz kitaplardan bir tanesiymiş meğerse, popüler olan (kitapları bu kalıba sokmak istemesem de, maalesef) ve nadir sevdiğim kitaplardan.

  Okuyan pek çok kişinin kendinden bir parça bulacağına inanıyorum. Ben bir sürü parça buldum, Sabahattin Ali ise tüm benliğini dökmüş kitaba. Yaratılan karakterler öylesine büyüleyiciydi ki, hem bu kitabı çekici kılıyor, hem de bir noktada da realiteden kopartıyor, buraya sonra değineceğim. Raif Efendi’nin edebiyata düşkünlüğü, sessizliği, sakinliği, kendisine yapılan haksızlıklara tepkisiz kalışı, insanlardan ve toplumdan uzak bir yaşam sürmesi ancak Maria Puder’e duyduğu, seneler geçmesine rağmen bitmeyen sevgisi hayranlık uyandırıcıydı. Maria Puder özgürlüğüne düşkün ve baskın bir karakterken, Raif Efendi’nin bu hassas yapısıyla beraber ruhları birbirini tamamlayacaktır.

  Olaylar o kadar etkileyici gelmedi bana, beni etkileyen şey karakterlerdi, bunların işlenişi, Sabahattin Ali’nin güzel cümleleri. Gereksiz tesadüfler hakimdi kitaba, bundan dolayı gerçeklikten bir kopuş yaşandı, bu da beni tatmin etmedi. Olabilecek durumlar, evet ama aşırı bir tesadüf havası, boşluk hissettim.

   Bu kadar içten, bu kadar samimi yazmasına ise diyecek bir şey bulamıyorum. Sonlara doğru gözlerim doldu (her ne kadar yukarıdaki paragraf tam tersini ima etse de) ve sarsıldım. Alıp kitabı bağrıma basasım geldi. İki insan arasındaki yoğun, aynı zamanda da dingin bu duygu seli başka türlü bu kadar güzel anlatılamaz, bu kadar can yakamazdı. Kendimle özdeşleştirmeyi başardığım nadir karakterlerden biriydi Raif Efendi, bir ayna görevi gördü  benim için.

  Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karmaşık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? (s.36-37)

  Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. (s.86)

  Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. (s.124)


  Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. (s.128)

25 Nisan 2017 Salı

Maus: Hayatta Kalanın Öyküsü (The Complete Maus #1-2)
Art Spiegelman
Sayfa Sayısı: 296
Çevirmen: Ali Cevat Akkoyunlu
İletişim Yayınları
2. Baskı, 2015, İstanbul

Okuduğum ilk grafik roman ve gerçekten epey etkilendiğim kitaplardan bir tanesi. Kitabın yazarı ve çizeri olan Art Spiegelman babası Vladek’in 2. Dünya Savaşı yılları arasında bir Yahudi olarak yaşadığı korku dolu anılarını anlatıyor. Kitapta kedi Almanları, fare Yahudileri, domuz Polonyalıları, kurbağalar Fransızları ve köpekler de Amerikalıları temsil ediyor. Tek istisna karısı bir Fransız olmasına rağmen, “kendini fare olarak çizdiysen beni de öyle çiz” demiş ve Art da bu isteği gerçekleştirmiştir. Seyrettiğim ve okuduğum birçok toplama kampı hikayesinden daha sarsıcı. 1992 yılında Pulitzer Ödülü kazanmıştır.

  Soykırımı anlatmaktan ziyade, o dönemdeki insanların yaşadıklarını sunuyor yazar bize, birebir kendi ailesinden. Ne mesaj vermek, ne Almanları kötülemek, ne de Yahudileri acındırmak amaçlanmış. Savaşın ve öldürmenin insanlar üzerindeki etkileri şok edici, okuduğum süre boyunca tüylerim diken diken oldu. Babanın da savaştan dolayı yaşadığı psikolojik etkileri de görebiliyoruz kitapta. Yerde bulduğu kabloları alıyor, geceleri bağırarak uyanıyor, diyabet hastalığı var ve gözünden zaman zaman kan geliyor, Art’a göre cimri olarak nitelendirilebilecekken aslında Hitler Almanyası’nın onun üzerinde bıraktığı etkiler bunlar. Çok acı.

   Vladek ve Anja (çizerin annesi) tüm akrabalarını kaybediyorlar, tek tük insanlar kalıyor geriye. İşte bundan dolayı da Anja, Auschwitz’den kurtulan nadir insanlardan olmasına rağmen intihar ediyor, Vladek’in psikolojisi de iyice alt üst olmuş oluyor. İnsanlar kuyulara atılıp canlı canlı yakılıyor, gaz odalarına gönderiliyorlar ve en altta çocuk ölüleri bulunuyor. İnternette okumuştum, kaynağım yok, doğruluğu da muallak ama belirtmeden geçmeyeyim: Gaz üstten alta yayıldığı için aileler çocuklarını korumak için onları aşağıda tutmuşlar. Sarsıcı, silkeleyici.


      Kitabı okumamız için ödünç verdiğinden dolayı Tümay Hoca’ya teşekkürlerimi sunuyorum, harika bir insan gerçekten. 
Ruhlar Kütüphanesi (Library of Souls)
Ransom Riggs
Sayfa Sayısı: 517
Çevirmen: Aslı Dağlı
İthaki Yayınları
1. Baskı, Eylül 2016, İstanbul

İlk iki kitabı sevmiştim ben. Harika ve orijinal bir kurgusu, konusu olmadığı bir gerçek ama yazarın yazım tarzı bana samimi gelmişti. Okurken heyecanlanmıştım, birinci biter biter bitmez ikinciyi almak için gün saymıştım, ikinciyi de sevmiştim ama son kitabını beğenmeyeceğim hissiyatından da bir türlü kopamamıştım. Sonuç olarak beğenmedim, olmamış.

  Yazar ilk dört yüz sayfayı bir sürü gereksiz ayrıntıyla doldurmuş, mistik ve karanlık bir atmosfere soktuğu zaman okuyucuyu etkileyebileceğini düşünmüş; zaten hem bu atmosfere sokamamış, hem de epey yanlış düşünmüş. Sıfır olay, sıfır heyecan, sıfır kurgu. Akıp gidiyor ama altı dolu değil, ilk iki kitabı yazan kişiden çok bağımsız birisi yazmış sanki. Bundan dolayı da son yüz sayfa aşırı aceleye gelmiş, yüz sayfanın ellisinde olay hemen olup bitiyor, geri kalanda da olmamış bir son karşılıyor bizi. Yazarın bizi içine soktuğu olay bu dört yüz sayfaya değecek olsa bir nebze, ama maalesef çok çok yavan. Zorla yazılmış, yazılmak için yazılmış kitap örneklerinden biri daha maalesef.

  Yazar, yine o klişe döngüden çıkamayarak mutlu ve tatlı mı tatlı bir sonla karşılamış bizi. Hiçbir sarsıcılığı, “ya bi’ zamanlar Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları diye bir seri vardı” vb. sözcüklerle aklımızda yer etmiş kitaplardan olamayacak. Bitse de gitsek mantığıyla yazılan bu kitap, tüm moralimi alt üst etti. Ayrıca, ilk iki kitap boyunca kitaba cuk oturan karakterlerden olan Fiona’nın başına gelenlere bu kadar az tepki verilmesi ve umursanmaması açıkçası vahim bir durumdu bana göre. Fotoğraflar da ilk iki kitaba göre vasattı. Bir serinin daha sonuna geldik, hayal kırıklığıyla.

  Sharon’ı çok sevdim ama, epey sevdim. Bir de Toz Ana.  
   

  “Hayatımızın henüz başındayken sahip olduğumuz yeteneklerden bazılarının farkına varırız ve diğer becerilerimizi dışlamayı göze alarak onlara odaklanırız. Bunun nedeni başka bir konuda yeteneğe sahip olmamamız değildir, yalnızca diğer kabiliyetlerimizi beslemeyi unuturuz.” (s.293)

23 Nisan 2017 Pazar

Ölüm Çığlığı (Murder at the Vicarage)
Agatha Christie
Sayfa Sayısı: 176
Çevirmen: Gönül Suveren
Altın Kitaplar
5. Baskı, Eylül 2012, İstanbul

On Küçük Zenci’yi okumuştum sevgili Agatha’dan daha önce ve çok beğenmiştim. Ölüm Çığlığı’nı da sevmeme karşın ilk okuduğum eseri kadar sarsıcı olmadığını düşünüyorum. Kitap, Albay Protheroe’nin öldürülmesi, onlarca şüpheli ve entrikalar etrafında döndürülüyor. Pek sevilmeyen bir adam albay, bundan dolayı da bu cinayeti herkes işlemiş olabilir.

  Aynı zamanda okurların “ihtiyar kız” Miss Jane Marple’la tanıştıkları ilk kitap. İlerlemiş yaşına karşın, olayları birbirine bağlaması ve çözüme kavuşturması çok etkileyici. Kitabın sonunda ters köşe oluyorsunuz, ve bir ‘vay be’ çekebiliyorsunuz. Yazar bir ters psikoloji işlemiş, çok güzel işlemiş ve çok da güzel bağlamış. Kitap boyunca olmasa da olur diye adlandırılabilen yerler, sonunda olması gerektiğini daha da vurguluyor. Yeterince tatmin edici olmamakla beraber, okuduğum süreç içerisinde keyif aldığımı söyleyebilirim. Nice Agathalarla görüşmek üzere!

  Miss Marple, “Siz insanları iyi tanımıyorsunuz,” diye cevap verdi. “Ben insanları çok inceledim. Artık onlardan fazla bir şey beklemiyorum. Evet, dedikodu gerçekten kötü bir şey ama çoğunlukla doğru da oluyor. Öyle değil mi?” (s.21)